1999 Marmara depremi nedeniyle Yalova Bölgesinde ilaç ve tıbbi malzemeden sorumlu gönüllü eczacı olarak görevlendirilmiştim. Eczacılar ve eczacı teknisyenleri 7/24 nöbetleşe çalışıyordu; hepsi de gönüllüydü. Bir sabah çadır eczaneleri dolaşırken bir meslektaşımın çocuklu bir anneye sesini yükselttiğini gördüm.
Olayı anlamak için araya girdim. Anne bir saat önce çocuğuna mama almış, yeniden almaya çalışıyormuş. “Hanımefendi aldığınız mama bebeğinize 3 gün yetecek. Bitmeye yakın yine gelin. Eğer herkese ikişer kutu verirsek sizden sonraki anne eli boş dönebilir. Merak etmeyin, dünyanın her yerinden yardım geliyor; bebeğinizin mamasız kalmayacağını temin ederim. Gerekirse kendi eczanemden getiririm” dedim. Anne ikna oldu ve minnettarlığını belirten sözlerle oradan ayrıldı.
Meslektaşım 24 yaşında, 1 yıldır eczanesi varmış ve ta Kayseri’den yardıma gelmiş. Ona dedim ki “Bak değerli meslektaşım; sen haklısın ama o anne de haklı. Empati yapalım; anne yarından umutlu değil ya çocuğum mamasız kalırsa diye kaygılanıyor. Alttan alarak, kırmadan aklını erdirmenin yolunu denemeliyiz.”
Meslektaşım “hiç böyle düşünmemiştim, teşekkür ederim” dedi.
Bu küçük olay, insanlığın büyük çıkmazını gösteriyor: Biriktirme ve istif etme içgüdüsü.
Toplumlar ekonomik ya da ruhsal bunalıma düştüklerinde, örneğimizdeki annenin mama istifleme refleksi, devletlerin savaş çıkarma refleksine dönüşüyor. İktidarlar, kendi varlıklarını sürdürmek için dış düşman yaratıyor, savaşı bir “çözüm” gibi sunuyor.
Sonuç: Çözüm, empati ve paylaşımda. Haklılığın bittiği yerde, insanlığın yeniden başlaması gerekiyor. Şöyle bir düşünelim: Afganistan, Libya, Irak, İran, Suriye, Filistin halkları 1970’lerin dünyasından daha mı iyi durumda? Emperyalizmin bok çukuru, ülkeleri, toplumları pisletiyor; uçkur belasına toplumlar aşağılanıyor, kültürler sıfırlanmaya çalışılıyor. Batılı dediğimiz sözde uygar toplumlar da susmayı yeğliyor.
Ecz. Arif Yayla