Geçen gün bir telefon konuşmasına kulak misafiri oldum. Telefondaki kişi “Nasılsın” diye bir soru yöneltti. Dinleyen kişi ise “Türkiye gibiyim” diye yanıtladı. Bu cevap tam günümüzün cevabı oldu. Evet. Türkiye gibiyiz. Çok güzeliz, iyiyiz, hoşuz ama acı doluyuz. Keder doluyuz. Dört bir yanımızı saran bu kara bulutların arasında evet tam olarak “Türkiye” gibiyiz.
SAHİ NE OLDU BİZE?
Gelelim asıl meselelere… Ülke gündeminin acı dolu konusu amansız dehşetlere…
Yıl 2026… Biz genç nesil belki o eski incelikleri birebir yaşamadık. Ama büyüklerimiz iyi bilir. Bir büyüğün önünden yürümemenin bile saygı sayıldığı günleri anlatırlar. Bugün ise aynı toplum, eğitim yuvalarında pompalı tüfeklerin konuştuğu bir karanlığa savrulmuş durumda.
Kuşaklar arasında sadece zaman farkı yok artık değerler, hızla ve sert biçimde yer değiştirdi. Bir zamanlar görgüyle ölçülen saygı, bugün yerini korkuya ve güvensizliğe bıraktı.
Bu dönüşüm sadece hızlı değil; sarsıcı ve ürkütücü.
Öğrencilerin “ikinci evi” olan okullarda pompalı tüfekle yaşanan dehşetin ardından şimdi ne olacak? Kime, neye güveneceğiz?
Suçlu kim? Teknoloji mi, aileler mi, yoksa yönetim mi? Belki de en kolayı, birini işaret edip geriye çekilmek…
Çünkü biz, böylesi anlarda gerçeğin peşine düşmek yerine; kulaktan dolma bilgilerle hüküm vermeye alıştık. Araştırmadan, sorgulamadan, yüzeyde gördüğümüzle yetinip kesin yargılara varıyoruz.
Oysa mesele tek bir sebebe indirilecek kadar basit değil. Ve biz, bu kolaycılıkla yüzleşmedikçe, ne korku azalacak ne de bu karanlık tablo değişecek.
MEDYA OKURYAZARLIK DERSLERİ ŞART!
Her şeyden önce (Gerekirse anaokulundan başlayarak) medya okuryazarlığının, ailede temeli atılan bir eğitim olarak hayatın merkezine yerleştirilmesi gerektiğini savunuyorum.
Çocuklara, gençlere, yetişkinlere ve yaşlılara, yaşlarına uygun düzeylerde medya eğitimi verilmeli. Çünkü artık mesele sadece bilgiye ulaşmak değil, o bilgiyi doğru okuyabilmek.
Her birey, hangi içeriği nasıl tüketeceğini bilmeli. Neye inanacağını, neyi savunacağını sorgulayarak belirlemeli.
Yapay zekânın gerçeği taklit etmekte bu kadar ustalaştığı, bilgi kirliliğinin her geçen gün arttığı bir çağda, sosyal medyayı ve teknolojiyi bilinçsizce tüketmek, bireyi savunmasız bırakıyor.
Bu yüzden medya okuryazarlığı bir tercih değil, zorunluluk. Aksi halde yön veren değil, yönlendirilen bir toplum olmaya devam ederiz.
Bu süreçte özellikle oyun çağındaki çocuklar için (bilgisayar oyunları ve benzer içerikler dahil) yasaklardan çok bilinçlendirme temelli bir yaklaşım benimsenmeli. Çünkü yasaklamak, geçici bir çözüm, anlamak ve doğru yönlendirmek ise kalıcıdır.
Çocuklara neyi neden tükettiğini anlatmak, içerikleri sorgulamayı öğretmek ve dijital dünyada karşılaştıkları her şeyin gerçeklik değerini tartışabilmelerini sağlamak gerekiyor.
Bugün geldiğimiz noktada, şiddet içeren içeriklerin sosyal medya ve kapalı gruplarda adeta sıradan bir paylaşım gibi dolaşıma girmesi kabul edilebilir değil. Bir “vahşet takvimi”nin, bir kedi fotoğrafı paylaşır gibi kolay yayılması, meselenin ne kadar derin ve kontrolsüz bir hâl aldığını açıkça gözler önüne seriyor.
BİLİNÇLE ÇİZİLEN SINIR ÖNÜMÜZÜ AÇAR
Bu saatten sonra, bunca acıdan sonra eski güzel günlerin birebir geri gelmesini beklemek gerçekçi değil. Yıkıldık, dağıldık, kırıldık…
Öyle olaylar yaşıyoruz ki, “Daha ne olabilir?” dediğimiz her anın ardından, aklı zorlayan bir yenisi geliyor. Her seferinde biraz daha sarsılıyoruz, biraz daha içimize kapanıyoruz.
Ama asıl tehlike burada başlıyor: Alışmak. Normalleştirmek.
Çünkü insan en çok, kabullendiği yerde kaybeder.
O yüzden ne olursa olsun “ALIŞMAYIN. NORMALLEŞTİRMEYİN.”
AHLAK BİLGİSİ GÖLGEDE KALMAMALI
Okullarda uzun yıllardır “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” başlığı altında dersler veriliyor. Zaman içinde isimleri değişse de bu içerik, farklı başlıklar altında müfredatta yer almaya devam ediyor. Kuşkusuz bu dersler önemli. Ancak özellikle “ahlak bilgisi” boyutunun, çağın gereksinimlerine uygun şekilde programlanıp ayrı bir ders olarak verilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Ahlak eğitimi, temeli ailede atılan bir süreç. Çocuk ilk doğruyu, yanlışı ve sorumluluğu aile içinde öğrenir. Fakat bu süreç yalnızca aileyle sınırlı kalmamalı, eğitim kurumlarında bilinçli ve sürekli bir şekilde devam ettirilmelidir.
Çünkü ahlak bilgisi, sadece manevi bir ders değil, kişinin davranışlarını, kararlarını ve toplumsal ilişkilerini doğrudan şekillendiren bir rehber niteliğinde. Bu nedenle müfredatta gölgede kalan bir içerik olmaktan çıkarılmalı, günlük hayata dokunan bir yapı halinde programlanmalıdır.
Ahlak bilgisi, ne sadece aileye bırakılacak kadar dar bir alan, ne de müfredatta gölgede kalacak kadar önemsiz bir konudur. Tam aksine, sağlıklı bir toplumun inşasında en temel "Yapı Taşları" ndan biridir ve acilen Milli Eğitim bu konu ile ilgili karar almalı, derhal yönetmelik çıkartmalı, yeni eğitim-öğretim yılında okullarda bu işi bilen akademisyenlerle okutulmaya başlanmalıdır.
EĞİTİMDE YAŞANAN ŞİDDETİ EN GÜÇLÜ ŞEKİLDE KINIYORUM. Hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine ve tüm eğitim camiasına başsağlığı diliyorum.
Okulların güvenli olduğu, çocukların korkusuzca öğrenebildiği bir gelecek umuduyla…
Kalın sağlıcakla…