Her ayın başında neredeyse aynı haberleri görüyoruz: "Açlık sınırı açıklandı." "Yoksulluk sınırı yeniden yükseldi."
Rakamlar değişiyor, tablolar güncelleniyor, yeni grafikler oluşturuluyor. Haberler ise birkaç gün konuşuluyor, birkaç zaman serzenişte bulunuluyor. Ardından yeni bir gündem doğuyor ve bu konu diğer ay görüşülmek, yeni serzenişlerde bulunulmak üzere rafa kaldırılıyor. Oysa açıklanan o rakamlar, yalnızca ekonomistlerin değerlendirdiği veriler değil, milyonlarca insanın mutfağını, alışveriş sepetini ve yaşam mücadelesini değiştiren rakamlar olarak büyük önem taşıyor.
TÜRK-İŞ'in Haziran 2026 araştırmasına göre dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı ve dengeli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması, yani açlık sınırı, 35 bin 758 lira 88 kuruşa yükseldi. Aynı ailenin gıda dışındaki temel ihtiyaçlarını da karşılayabilmesi için gerekli aylık gelir, yani yoksulluk sınırı ise 116 bin 478 lira 40 kuruş olarak hesaplandı. Bekâr bir çalışanın yaşayabilmesi için gereken aylık maliyet de 46 bin 248 lira 50 kuruşa ulaştı.
Bu rakamların en çarpıcı tarafı yalnızca büyüklükleri değil. Açlık sınırı mutfağın maliyetini ifade ediyor. Bu hesabın içinde kira yok, elektrik faturası yok, doğalgaz yok, ulaşım yok, eğitim yok, sağlık harcamaları yok. Yani dört kişilik bir ailenin yalnızca sağlıklı beslenebilmesi için gereken tutar bile çok sayıda çalışanın aylık gelirini aşmış durumda. Evet çok klişe ama gündeme ışık tutan bir cümle ile ifade edilirse “GEÇİNEMİYORUZ”…
İnsan ister istemez şu soruyu soruyor: Sadece TEMEL İHTİYAÇ OLAN gıda harcamalarını karşılamak bile her geçen ay biraz daha zorlaşıyorsa, diğer temel ihtiyaçlar nasıl karşılanacak?
Bugün pazara çıkan bir emekli, market raflarını gezen bir asgari ücretli ya da okul alışverişi yapan bir anne, ekonomik verileri ezbere bilmiyor olabilir. Ancak cebindeki paranın geçen yıla göre daha az ürün alabildiğini çok iyi biliyor. Çünkü, açıklanan bu verilen aslında tablolarda değil ceplerde ve market sepetinde kendini gösteriyor.
Eskiden alışveriş listesi hazırlanırdı. Bugün ise alışverişe çıkmadan önce alınacak besinler için köşeye para atılıyor. EVET. ALINACAK BESİNLER İÇİN!
Çoğu aile ya da asgari ücretle çalışan için alışveriş kabusa dönebiliyor. Kasaya gelindiğinde peynir rafta kalıyor, meyve miktarı azaltılıyor, et alışverişi erteleniyor. Çocukların sevdiği bir atıştırmalık bile bazen “Sonra alırız” denilerek sepete konulmuyor. Belki de ekonomik sıkıntının en görünmeyen tarafı tam da burada başlıyor. Dışarıda ailece yemek yemek lüks hale gelmişken, kısa bir tatil bile gelecek yaza bırakılıyor. Sinema, tiyatro ya da kitap alışverişi gibi harcamalar ise temel ihtiyaçların gerisinde kalıyor. Hayat, yavaş yavaş yalnızca faturaları yetiştirme mücadelesine dönüşüyor.
Elbette ekonomi, yalnızca Türkiye'nin değil, dünyanın da en önemli gündemlerinden biri. Savaşlar, enerji maliyetleri, küresel enflasyon ve uluslararası belirsizlikler birçok ülkeyi etkiliyor. Türkiye de bu tabloya dahil ancak vatandaş küresel ekonomiyi değil, kendi mutfağını öncelik yapmak zorunda. Market arabasını dolduramadığında dünya piyasalarındaki dalgalanmaları değil, cebindeki eksik parayı hissediyor. Çünkü ekonomi, vatandaşın hayatına dokunmadığı sürece büyüme oranlarının tek başına bir anlamı kalmıyor. İnsanlar önce cebindeki paraya, sonra marketteki fiyat etiketine bakıyor. Gelir ile gider arasındaki ara her geçen gün biraz daha açıldığında, açıklanan her yeni açlık sınırı verisi yalnızca bir istatistik değil, toplumun ortak kaygısının yeni bir göstergesi haline geliyor. Rakamlar zamanla değişebilir. Ekonomik göstergeler iyileşebilir ya da kötüleşebilir. Ancak değişmemesi gereken tek şey, insanın insanca yaşayabileceği koşullara sahip olmasıdır. Çünkü mesele sadece karnı doyurmak değildir. Mesele, insanların ay sonunu zar zor getirmediği, çocukların beslenme çantasını doldurmanın kaygıya dönüşmediği, emeklinin pazara çıkarken fiyat etiketlerinden korkmadığı ve çalışanların emeğinin karşılığını alabildiği bir yaşam kurabilmektir.
Açlık sınırı her ay biraz daha yükseliyor. Dileğimiz, aynı hızla yükselenin sadece rakamlar değil, vatandaşın alım gücü, refahı ve geleceğe dair umudu olmasıdır.
KALIN SAĞLICAKLA...