Kırsaldan kente göçün nedenleri çok katmanlıdır. Ben bu yazıda yalnızca bir katmanı, kendi tanıklığımı anlatacağım.
Davar otlatmanın sorumsuzca yasaklandığı yaylalar, mermer ocaklarıyla ne hale geldi? Gelin, 60 yıl öncesine bir yolculuk yapalım.
Elmalı düzlüğünde kurulan yörük çadırı ile Burdur Gölü arasında yaklaşık 1000 metre rakım farkı vardı. Ay ışığının göldeki akıl almaz yansımasıyla Çoban Yıldızı’na göz kırpmak: Aynı günün farklı saatlerinde seyretmek muhteşemdi.
Akşam yemeğinizi yerken dolunay bir minare boyu yükselir, seslenirdi: “Burdur Gölü’ne bak; bu gördüğün ışık ülkesidir.”
Burdur Gölü devasa bir ayna gibi ay ışığını yansıtırdı. Sodalı ve tuzlu suyunda yaşayan, dünyada tek tür olan Burduricus Balığı bu büyünün sebebiydi.
Bugün bu ışık büyüsünü görebiliyor muyuz? Ne yazık ki hayır. Göl çekildi, derinliği azaldı, yüzölçümü küçüldü. Dağlarımızdan geriye kalan kısımlar, dev mermer posalarıyla gölün kalan suyuna gölgelerini salıyor.
Barajların Gölgesi
Önce yaylaların sularını devşirdiler. Barajlar nedeniyle ova köyleri susuz kalmıştı çünkü. Yaylalılar direnmeye kalktı; sekiz onunu jandarma kodese attı.
Demir parmaklıklar onlara yabancıydı. Yaylalarda kuşlar gibi hür yaşarlardı, bu yüzden kodes dar geldi. Neyse ki dönemin yargıcı, bir daha böyle “yaramazlık” yapmayacaklarına dair söz alarak takipsizlik kararı verdi. Bugün olsa onlarca yıl hapisle yargılanırlardı.
Barajlar dereleri kesince Burdur Gölü küstü, yer yer beş kilometre çekildi. Flamingolar, angutlar gelmez oldu. Derelerde balık kalmadı.
Göçün Zorunluluğu
Yaylamızın yolu, elektriği yoktu. Üç beş dönüm hazine arazisinin işleme hakkı verilerek yörükler ovaya indirildi. “Bir süre sonra buralar orman olacak, tapusunu da vereceğiz” dediler.
Kuzulu ceylanlar gibi ovaya indirilen yörüklerin, kuzuları da kalmadı yanlarında. Ülkenin dört bir yanına savruldular bir lokma ekmek için. Kimilerine ülke bile dar geldi.
Horlandılar, küçük görüldüler. “Dağlı” dediler, “Yörük” dediler, “Türkmen” dediler. Bu adları aşağılamak için kullandılar. Sürülerinden, davarlarından, atlarından, çiçeklerinden ettiler.
Mermerin İstilası
O gün bırakıp gittikleri yurt bugün eski yurt değil. Onlarca taş ocağı açıldı: Doğan Taşı, Kurucaağıl, Böğeleklik, Salda, Hacılar, Karamanlı…
Yetmedi; farımaz çiçeğinin yetiştiği ender yerlerden Mezgit Dağı’na sıra geldi. Çok geçmeden Kokartaş da mermer ocağı oldu.
Şaklabanlık şekil değiştirdi: Mermerciler Kumluca Köyü’ne düğün salonu yaptı! Bayramda 60-70 kişi toplanan köye…Yazık ki köylülerimiz bu rüşveti(!) kabul ettiler. Taşları alınan yaylaların gönül borcu böylece ödendi.
Bugüne Bakış
“Orman olacak” diye yörüğün elinden alınan Böğeleklik Tepesi, beş yıl geçmeden mermer ocağına dönüştü.
Durum bu. Sözün özü: Kırsaldan kente göçler özendirildi.
Sadece yörükler mi? Köyler de boşaltıldı. Oysa insanca yaşayabileceği, suyu, banyosu, tuvaleti olan bir evi, çamurdan kurtulmuş sokakları, gübre ve mazotta indirim, çocuğunun okul sorunu çözülmüş bir tarım üreticisi neden köyünü terk etsin ki?
Efendiler, tarımsal üretimi yapan çiftçilerdir. Memleketin askerini de onlar yetiştirir. Kırsalın çocuklarıdır onlar. Ve kırsalın çocukları toprağını işlemek için nüfusunu kendisi planlar.
Nüfusumuz azalıyor diye hayıflananlar, aslında bu sonucun sorumlularıdır.
Ecz. Arif Yayla